İnsanlık tarihinin en büyük efsanelerinden biri olan Homeros’un İlyada Destanı, yüzyıllar boyunca sadece edebi bir kurgu olarak kabul edildi. Ancak 19. yüzyılın sonlarında, elinde bu destanla Anadolu topraklarına gelen bir adam, hem bir efsanenin gerçek olduğunu kanıtladı hem de dünya arkeoloji tarihinin en büyük, en yıkıcı yağmalarından birine imza attı. Bu isim, Alman tüccar ve define avcısı Heinrich Schliemann’dan başkası değildi.
Bugün Çanakkale sınırları içinde yer alan Hisarlık Tepe’de yaşananlar, modern arkeoloji biliminin hem doğuşunu hem de bir kültürel mirasın nasıl acımasızca yağmalanabileceğini gösteren en ibretlik öyküdür.
Heinrich Schliemann: Bir Tüccarın Arkeoloji Saplantısı
1822 doğumlu Heinrich Schliemann, bir arkeolog değil, çocukluğundan beri Homeros’un Troya’sını bulmaya odaklanmış hırslı ve oldukça zengin bir iş insanıydı. Ticari dehası sayesinde büyük bir servet edinmiş, ardından tüm kaynaklarını ve zamanını antik dünyayı aramaya adamıştı.
Schliemann’ın amacı bilime hizmet etmekten ziyade, çocukluk rüyasını gerçekleştirmek ve adını tarihe altın harflerle yazdırmaktı. Dönemin Osmanlı coğrafyasına gelmeden önce, aslında Hisarlık Tepe’nin Troya olabileceğini ilk fark eden kişi İngiliz diplomat ve amatör arkeolog Frank Calvert’tı. Ancak Calvert’ın bu devasa alanı kazacak maddi gücü yoktu. Schliemann, Calvert’ın bu bilgisini ve alanın mülkiyet haklarını kullanarak 1870 yılında Osmanlı devletinden izin alarak ilk kazma vuruşunu gerçekleştirdi.
Hisarlık Tepe’de Büyük Yıkım: Bilimsel Kazı mı, Define Avcılığı mı?
Schliemann’ın kazı yöntemleri, modern arkeoloji kriterleriyle değerlendirildiğinde tam bir felaketti. Homeros’un anlattığı Troya’nın, höyüğün en alt katmanlarında yer alması gerektiğine inanıyordu. Bu saplantı yüzünden, tepeden aşağıya doğru yaklaşık 40 metre genişliğinde devasa bir yarma açtırdı.
Bu hoyratça kazı esnasında, sonraki dönemlerde asıl “Homeros Troyası” olduğu anlaşılan Troya VI ve Troya VII katmanları başta olmak üzere, binlerce yıllık mimari duvarlar, surlar ve stratigrafik (katmansal) veriler geri döndürülemez şekilde havaya uçuruldu ve tahrip edildi. Schliemann, aradığı hazineye ulaşmak için adeta bir iş makinesi gibi tarihi katmanları yarıp geçti. Tarihçiler bugün haklı olarak, Troya’ya en büyük zararı Akhaların değil, Schliemann’ın verdiğini söyler.
“Priam Hazinesi”nin Keşfi ve Kaçırılış Hikayesi
Takvimler 31 Mayıs 1873 tarihini gösterdiğinde, Schliemann sur duvarlarının yakınında, parıldayan altın nesneler fark etti. İşçilerin durumdan şüphelenmemesi için hemen o gün kazıyı erken bitirdi ve eşi Sophia ile birlikte gizlice kazı alanına döndü. Toprağın altından çıkarılanlar; altın taçlar, kolyeler, bilezikler, gümüş ve bakır kaplardan oluşan paha biçilemez bir koleksiyondu. Schliemann, bu buluntuların Troya Kralı Priam’a ait olduğunu iddia ederek dünyaya haykırdı ve bu koleksiyona “Priam Hazinesi” adını verdi.
Osmanlı Devleti ile yapılan kazı sözleşmesine göre, çıkan eserlerin yarısının devlete teslim edilmesi gerekiyordu. Ancak Schliemann, paha biçilemez altınları diplomatik kanalları ve rüşvet ağını kullanarak gizlice Atina’ya kaçırdı. Hatta eşi Sophia’nın bu antik Troya takılarıyla çekilen ünlü fotoğrafı, Batı dünyasında bir hayranlık uyandırırken, Osmanlı başkentinde büyük bir öfkeye yol açtı.
Troya Katmanları ve Schliemann’ın Trajik Yanılgısı
Schliemann’ın hazineyi bulduğu katman, aslında onun en büyük bilimsel yanılgısıydı. Modern arkeolojik araştırmalar göstermiştir ki, Hisarlık Tepe’de üst üste kurulmuş 9 farklı Troya kenti (Troya I – IX) bulunmaktadır.
-
Schliemann’ın Kazdığı Katman (Troya II): MÖ 2500-2300 yıllarına aittir. Schliemann hazineyi burada bulmuştur.
-
Homeros’un Anlattığı Troya (Troya VI / VIIa): MÖ 1300-1190 yıllarına, yani Tunç Çağı’nın sonuna denk gelir.
Yani Schliemann, Homeros’un Troya Savaşı’ndan yaklaşık bin yıl daha eski bir döneme ait olan, erken tunç çağı kralının hazinesini bulmuştu. Saplantısı yüzünden, asıl araması gereken Troya savaşı dönemine ait katmanları kazarken parçalayıp yok etmişti.
Kültürel Yağmanın Hukuki Boyutu ve Eserlerin Akıbeti
Osmanlı İmparatorluğu, hazinenin kaçırılmasının ardından Atina’da Schliemann’a karşı büyük bir hukuk mücadelesi başlattı. Mahkeme sonucunda Schliemann, Osmanlı’ya 50 bin frank tazminat ödemeye mahkum edildi. Schliemann bu parayı ödedi ancak eserleri geri vermedi. Hazinesini sergilemesi için Louvre ve British Museum gibi dev müzelere pazarlamaya çalıştı, ancak bu müzeler eserin “çalıntı” statüsünden çekindikleri için ilk etapta mesafeli durdular.
Sonunda hazine, Berlin Müzesi tarafından kabul edildi. Ancak trajediler bununla da bitmedi. İkinci Dünya Savaşı’nda Rus ordusu Berlin’e girdiğinde, Troya Hazineleri gizli sığınaklardan alınarak Moskova’ya götürüldü. Sovyetler Birliği on yıllar boyunca bu eserlerin kendilerinde olduğunu reddetti. Ancak 1993 yılında eserlerin Moskova’daki Puşkin Müzesi’nde olduğu resmen itiraf edildi.
Bir Mirasın Sorumluluğu
Troya Hazineleri bugün hala Moskova, Berlin ve Atina arasında paylaşılamayan bir diplomasi konusudur. Ancak asıl gerçek şudur: Bu toprakların altından fışkıran miras, kendi evine, yani Çanakkale’deki modern Troya Müzesi’ne aittir. Heinrich Schliemann’ın hikayesi ise, arkeolojinin bir define avcılığı değil, geçmişin katmanlarına ve ruhuna saygı duyulması gereken titiz bir bilim dalı olduğunu tüm dünyaya en acı şekilde öğretmiştir.
Bir Cevap Yaz
E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.